| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| © Copyright 2001-2012 GittiGidiyor.com | Gizlilik Politikası | Kullanıcı Sözleşmesi | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Kitap Kültür Edebiyat ve Sanat
Okumak kültürün ve medeniyetin yapıtaşıdır.
Reklam
29 Ağustos 2013 Perşembe
Günün Fırsatı banner sayımız 2 katına çıktı!
25 Nisan 2013 Perşembe
GittiGidiyor İş Ortaklığı Programı ile ilgili size güzel haberlerimiz var!
25 Mart 2013 Pazartesi
PARADİGMA - MUTLAKA OKUYUN
Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur.
Örneğin; trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç susun, demeden yolculuğa devam ettiğinde ; siz ona ne gamsız adam, diyebilirsiniz. Ama sorsanız, belki de onlar ...hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.
Prof.Covey’in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerekte çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna, şunların kafasına çantamı indiresim geliyor, demiş. Oğlu; “anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk” demiş.
Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün ; kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında durmuyor mu? Meğer, bunca zamandır adamın kurabiyesini yiyormuş. Tabii çok utanmış ama, artık iş işten çoktan geçmiş.
Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.
Covey bu örnekleri ; “aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler” diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor ve Einstein’in bir sözünü anımsatıyor:
'Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz.'
Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, “sorunların içinde kaybolmak” yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu asma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir?
ÇÖZÜMSÜZ gibi gördüğünüz sorunlar konusunda PARADİGMA değiştirmenin önemi çok büyüktür. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır..
Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur.
Örneğin; trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç susun, demeden yolculuğa devam ettiğinde ; siz ona ne gamsız adam, diyebilirsiniz. Ama sorsanız, belki de onlar ...hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.
Prof.Covey’in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerekte çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna, şunların kafasına çantamı indiresim geliyor, demiş. Oğlu; “anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk” demiş.
Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün ; kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında durmuyor mu? Meğer, bunca zamandır adamın kurabiyesini yiyormuş. Tabii çok utanmış ama, artık iş işten çoktan geçmiş.
Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.
Covey bu örnekleri ; “aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler” diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor ve Einstein’in bir sözünü anımsatıyor:
'Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz.'
Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, “sorunların içinde kaybolmak” yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu asma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir?
ÇÖZÜMSÜZ gibi gördüğünüz sorunlar konusunda PARADİGMA değiştirmenin önemi çok büyüktür. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır..
22 Mart 2013 Cuma
Kitab-ül Hiyel / İhsan Oktay Anar
‘’Rivayet ederler ki, Taklamakan diyarında vaktiyle kör bir adam yaşıyordu. Bu zavallı adam alemin güzelliklerini, harikalarını ve mucizelerini göremediği için o kadar çok üzülüyordu ki, sonunda gönlü de gözleri gibi karardı. Kederi artıkça arttı ve akıttığı gözyaşları dillere destan oldu. Onun kara bahtı için şairlerin düzdüğü manzumeler, musikişinaslar tarafından bestelenip, hanendelerce okuna okuna nihayet memleket sınırlarını aştı. Çok uzak ülkelerden birinde yaşlı bir sihirbaz, Pazar yerinde ağlayan sızlayan bir kalabalık görünce, merak duygusuyla aralarına karıştı ve kör adamın kaderini dile getiren türkülerden birini okuyan muganniyi o da dinledi. Gönlü o kadar kabardı, hisleri o kadar çoştu ki, bir yolunu bulup zavallıya görme gücü kazandırmaya karar verdi. Sarayına giderek papağanına tez zamanda uçup körü bulmasını ve ona davet mesajını iletmesini söyleyerek kuşu saldı. Papağan uöup giderek, o sırada evinin bahçesinde ağlayan körün kafasına kondu ve ona ona sihirbazın davetini iletti. Görme umudu canlanan zavallı da, omzunda kendisine yolu tarif eden papağan olduğu halde, demir asa demir çarık yollara düştü ve sonunda sihirbazın sarayına vardı. Sihirbaz ona bir camgöz verdi.Adam, efsunlu sözler söylenir söylenmez bu gözle görmeye başlayacaktı, öyle ki, ok yaydan böylece bir kez fırlatıldığında, adamın tekrar kör olmasına imkan yoktu. Adam gözü aldı ve efsunlu söz sihirbazın ağzından çıkar çıkmaz gözün gördüğü her şeyi görmeye başladı. Fakat yol yorgunu olduğu için sevincini tam anlamıyla belli edecek durumda değildi. Bu yüzden sihirbaz onu sarayında kırk gün ağırlamaya karar verdi. Gelgelelim, sihirbazın karısını görür görmez adamın aklı başından gitti. Günler ve gecelerce kadını düşündü taşındı. Sonunda sarayın hamamına gidip kadının yıkanacağı kurnanın üzerine bir yere sihirli cam gözü koydu ve derhal odasına geri dönü. Kadın, o sırada içeride kendini seyreden sihirli bir göz olduğunu, dolayısıyla adamın o anda memelerini ve mahrem yerlerini görmekte olduğunu bilmeden hamama girip yıkanmaya başladı. Böylece adam kadını doya doya seyretti. Ne var ki sihirbaz bu işin farkına varmıştı.Bu yüzden adamdan gözü geri istedi ve onu kovdu. Fakat adam, ne kadar uzakta olursa olsun, o sırada sihirbazın sarayında olan gözün gördüğü her şeyi görmeye devam ediyordu. İntikam almaya kararlı olan sihirbaz, tellallar bağırtı dünyanın en çirkin, en gudubet acuzesini buldu ve bir ressama kadının resmini yaptırdı. Resmi bir odaya koyup gece gündüz aydınlık kalması için üstüne bir fener astı ve tam önüne de, o sihirli gözü koydu. Sonunda o nankör adam, ömrü boyunca bu gudubet, çirkin acuzeyi seyretmek zorunda kaldı ki, bu da kör olmaktan bin beter bir şeydi.’’
Kitab-ül Hiyel / İhsan Oktay Anar
‘’Rivayet ederler ki, Taklamakan diyarında vaktiyle kör bir adam yaşıyordu. Bu zavallı adam alemin güzelliklerini, harikalarını ve mucizelerini göremediği için o kadar çok üzülüyordu ki, sonunda gönlü de gözleri gibi karardı. Kederi artıkça arttı ve akıttığı gözyaşları dillere destan oldu. Onun kara bahtı için şairlerin düzdüğü manzumeler, musikişinaslar tarafından bestelenip, hanendelerce okuna okuna nihayet memleket sınırlarını aştı. Çok uzak ülkelerden birinde yaşlı bir sihirbaz, Pazar yerinde ağlayan sızlayan bir kalabalık görünce, merak duygusuyla aralarına karıştı ve kör adamın kaderini dile getiren türkülerden birini okuyan muganniyi o da dinledi. Gönlü o kadar kabardı, hisleri o kadar çoştu ki, bir yolunu bulup zavallıya görme gücü kazandırmaya karar verdi. Sarayına giderek papağanına tez zamanda uçup körü bulmasını ve ona davet mesajını iletmesini söyleyerek kuşu saldı. Papağan uöup giderek, o sırada evinin bahçesinde ağlayan körün kafasına kondu ve ona ona sihirbazın davetini iletti. Görme umudu canlanan zavallı da, omzunda kendisine yolu tarif eden papağan olduğu halde, demir asa demir çarık yollara düştü ve sonunda sihirbazın sarayına vardı. Sihirbaz ona bir camgöz verdi.Adam, efsunlu sözler söylenir söylenmez bu gözle görmeye başlayacaktı, öyle ki, ok yaydan böylece bir kez fırlatıldığında, adamın tekrar kör olmasına imkan yoktu. Adam gözü aldı ve efsunlu söz sihirbazın ağzından çıkar çıkmaz gözün gördüğü her şeyi görmeye başladı. Fakat yol yorgunu olduğu için sevincini tam anlamıyla belli edecek durumda değildi. Bu yüzden sihirbaz onu sarayında kırk gün ağırlamaya karar verdi. Gelgelelim, sihirbazın karısını görür görmez adamın aklı başından gitti. Günler ve gecelerce kadını düşündü taşındı. Sonunda sarayın hamamına gidip kadının yıkanacağı kurnanın üzerine bir yere sihirli cam gözü koydu ve derhal odasına geri dönü. Kadın, o sırada içeride kendini seyreden sihirli bir göz olduğunu, dolayısıyla adamın o anda memelerini ve mahrem yerlerini görmekte olduğunu bilmeden hamama girip yıkanmaya başladı. Böylece adam kadını doya doya seyretti. Ne var ki sihirbaz bu işin farkına varmıştı.Bu yüzden adamdan gözü geri istedi ve onu kovdu. Fakat adam, ne kadar uzakta olursa olsun, o sırada sihirbazın sarayında olan gözün gördüğü her şeyi görmeye devam ediyordu. İntikam almaya kararlı olan sihirbaz, tellallar bağırtı dünyanın en çirkin, en gudubet acuzesini buldu ve bir ressama kadının resmini yaptırdı. Resmi bir odaya koyup gece gündüz aydınlık kalması için üstüne bir fener astı ve tam önüne de, o sihirli gözü koydu. Sonunda o nankör adam, ömrü boyunca bu gudubet, çirkin acuzeyi seyretmek zorunda kaldı ki, bu da kör olmaktan bin beter bir şeydi.’’
Kitab-ül Hiyel / İhsan Oktay Anar
Süleyman Burak
HİÇBİR ZAMAN GEÇ DEĞİLDİR.
Kristof Kolomb Amerika'yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı.
Pasteur kuduz asısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti.
Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu.
Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı.
Goethe, en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.
İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesi, hedeflerinin olmamasıdır.
Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların, ideallerin teslim edilmesi adeta ruhu buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki hedeflerine götüren yolu yürümedikçe yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Tabiri caiz ise yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir.
Çıktıkça yorgunluğunuz artar.
Nefesiniz daralır ancak görüş alanınız genişler.
Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.
Kristof Kolomb Amerika'yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı.
Pasteur kuduz asısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti.
Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu.
Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı.
Goethe, en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.
İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesi, hedeflerinin olmamasıdır.
Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların, ideallerin teslim edilmesi adeta ruhu buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki hedeflerine götüren yolu yürümedikçe yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Tabiri caiz ise yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir.
Çıktıkça yorgunluğunuz artar.
Nefesiniz daralır ancak görüş alanınız genişler.
Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.
7 Mart 2013 Perşembe
"Yere düşen ekmeğin üstüne basan insan görmedim ama yere düşen insani tekmeleyen çok kisi gördüm" diyor...
Saygılı olmaktaki kusurlarımızı söyle anlatıyor:
- Birbirimize saygılı olma konusunda 3 tip temel hatamız var...
Avrupa'da yasayan vatandaşımız orada yerlere çöp atmıyor ama Kapıkule'den girer girmez yerlere tükürmeye, çöp atmaya başlıyor. Niye burada böyle yapıyorsun diye sorulduğunda, herkes böyle yapıyor diyor. Kendi fikri olmayan insanin duruma göre hareket etmesidir bu.
İkinci hatamız, adama göre davranmamız. Karşımızdaki adam iri yarıysa, 'Buyur Abi', diyoruz, ufak tefekse, 'Ne var lan!' diyoruz. Oysa ki, insanların onuru birbirine eşittir.
Üçüncü hata, keyfimize göre davranmak. Keyfimiz yerindeyse eve girerken 'Merhaba millet' diyoruz, değilse surat asıyoruz. Oysa keyfimiz yerinde olsun olmasın insanlara saygılı davranmak zorundayız.
Diyorum ki, yerdeki ekmeğe saygılı olma konusunda ülkemde mutabakat var, kimse basamaz, ayağıyla dürtüklemez ya da öper, koyar bir kenara.
Ekmek nimettir kabul, peki insan nimet değil mi?
- Profesör Üstün Dökmen
5 Mart 2013 Salı
Biz erkekler bu üç kadını adam gibi sevmesini beceremedik,
Ne anamıza candan bir evlat,
Ne eşimize candan bir koca,
Ne de kızımıza candan bir baba olduk.
Yıllarca üzerimizde emeği olan, her an her yaşta üzerimize titreyen, gözünde her zaman bebeği olduğumuz, Eve geç geldiğimizde uyumadığını gördüğümüz, okuldan dönerken sokak ortasında gözleri bizi arayan, her davranışımıza sabır gösteren ve kırılmayan, bizim dertlerimize bizden daha çok üzülen, bizim için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan ANNELERİMİZ…
Ve annelerimizin elinden devralıp hayatımıza anlam katan hayattaki en güzel dostumuz ve en tatlı arkadaşımız, helalimiz, hayat ortağımız, Çocuklarımızın annesi… Sıkıntılı anımızda başucumuzda gördüğümüz tek yardımcımız, Mutlulukta ve sıkıntılarda tek paylaşıcımız, hayatımızın rengi, en güzel şiirimiz, hayatımızın olmazsa olmazı, en büyük destekçimiz… EŞİMİZ…
Birde prensesimiz… Bize sevdalı bir yürek… Hayatında ilk erkeği olduğumuz gülümüz… Akşamları bizi sabırsızlıkla bekleyen ellerimize bakan sevgi dolu bir çift göz… Her zaman ve her yaşta yanında olacağımızı bilen bize güvenen ve bununla gurur an bir tanemiz… Öcülerden ve cadılardan koruyan kahramanı olduğumuz, bize koruyucu melek gözü ile bakan; onun bize, bizimde ona âşık olduğumuz KIZIMIZ…
Bunlar can, bunlar canan, bunlar hayatın bizzat kendi, hayatın anlamı, bizleri yüreklerine baş tacı yapan, değerleri dünyalık ölçülerle tartılmayan üç güzel insan…
Bu üç kadını sevgilerin en yoğunu ile sevmek için düşünmeye gerek yok, bir neden aramaya gerek yok,
Sevmemiz için annemiz eşimiz ve kızımız olması yeterli…
Ama biz bizi herkesten çok seven bu kadınları adam gibi sevmesini beceremedik.
Hep erkek rolünü oynadık… Belki de çok sevdik ama bir türlü sevgimizi ifade edemedik utandık, yakışmaz dedik… Masmavi düşlerinin altındaki sandalyeye tekme vurduk.
Yüreğimizden çıkan sevgi sözcüklerini dudaklarımızı kapayarak ağzımızın içine hapsettik söylemedik erkekliğe sığdıramadık. Bal aldığımız çiçeğimizin kıymetini bilemedik.
Üzerimizde emeği olan bizim biz olmamızı sağlayan yegâne varlıklara, her şeyimiz olan kadınlara bize verdikleri sevginin yarısı kadar dahi sevgi veremedik…
Annemizin hatırını sormak ve gönlünü almak için telefon açmamızı neydi engelleyen,
Neden eşimize küçücük bir hediye almak bize ağır geldi
Kızımıza içten sarılıp öpüp koklamamıza hangi güç karşı çıkıyordu…
Neden herkesten fazla onlara güler yüz göstermedik.
Neden seni seviyorum demedik,
Ellerimizden kayıp gitmeden,
Hayal dünyamızın üç tane nadide yaprağı düşmeden…
Sorguladıkça nedenini bizde bilemedik…
Onlarda bilemedi yüreğimizdeki sevginin bağbozumu zamanını
Bazen de sevdik ama orantı kuramadık yüzümüze gözümüze bulaştırdık… Ya annemizi çok sevip eşimizi boşladık… Ya eşimizi çok sevip annemize ilgisiz kaldık… Bilemedik sevginin soyut bir kavram olduğunu,
Herkesi sevmeye yetecek kadar bir yüreğimiz olduğunu
Ve tonlarca ağırlıkta sevgiyi taşıyabileceğini…
Ruhumuzdaki dalgalarda gemilerini alabora etsek de,
Onlar bizi karşılıksız hiçbir menfaat gözetmeden seviyorlar…
Oğlu olduğumuz için,
Eşi olduğumuz için,
Babası olduğumuz için,
Eğer onların bu sevgilerine karşılık birazcık emek harcasaydık, bakışlarımıza bahar mevsimlerini getirseydik,
Yani demem o ki sevgilerini hak etseydik…
Bu üç kadında bizim için canını verirdi…
Dedim ya biz bu üç kadını adam gibi sevmesini beceremedik…
MEHMET ORHAN DURDU..
— Nergiz Koca ile birlikte.
Ne anamıza candan bir evlat,
Ne eşimize candan bir koca,
Ne de kızımıza candan bir baba olduk.
Yıllarca üzerimizde emeği olan, her an her yaşta üzerimize titreyen, gözünde her zaman bebeği olduğumuz, Eve geç geldiğimizde uyumadığını gördüğümüz, okuldan dönerken sokak ortasında gözleri bizi arayan, her davranışımıza sabır gösteren ve kırılmayan, bizim dertlerimize bizden daha çok üzülen, bizim için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan ANNELERİMİZ…
Ve annelerimizin elinden devralıp hayatımıza anlam katan hayattaki en güzel dostumuz ve en tatlı arkadaşımız, helalimiz, hayat ortağımız, Çocuklarımızın annesi… Sıkıntılı anımızda başucumuzda gördüğümüz tek yardımcımız, Mutlulukta ve sıkıntılarda tek paylaşıcımız, hayatımızın rengi, en güzel şiirimiz, hayatımızın olmazsa olmazı, en büyük destekçimiz… EŞİMİZ…
Birde prensesimiz… Bize sevdalı bir yürek… Hayatında ilk erkeği olduğumuz gülümüz… Akşamları bizi sabırsızlıkla bekleyen ellerimize bakan sevgi dolu bir çift göz… Her zaman ve her yaşta yanında olacağımızı bilen bize güvenen ve bununla gurur an bir tanemiz… Öcülerden ve cadılardan koruyan kahramanı olduğumuz, bize koruyucu melek gözü ile bakan; onun bize, bizimde ona âşık olduğumuz KIZIMIZ…
Bunlar can, bunlar canan, bunlar hayatın bizzat kendi, hayatın anlamı, bizleri yüreklerine baş tacı yapan, değerleri dünyalık ölçülerle tartılmayan üç güzel insan…
Bu üç kadını sevgilerin en yoğunu ile sevmek için düşünmeye gerek yok, bir neden aramaya gerek yok,
Sevmemiz için annemiz eşimiz ve kızımız olması yeterli…
Ama biz bizi herkesten çok seven bu kadınları adam gibi sevmesini beceremedik.
Hep erkek rolünü oynadık… Belki de çok sevdik ama bir türlü sevgimizi ifade edemedik utandık, yakışmaz dedik… Masmavi düşlerinin altındaki sandalyeye tekme vurduk.
Yüreğimizden çıkan sevgi sözcüklerini dudaklarımızı kapayarak ağzımızın içine hapsettik söylemedik erkekliğe sığdıramadık. Bal aldığımız çiçeğimizin kıymetini bilemedik.
Üzerimizde emeği olan bizim biz olmamızı sağlayan yegâne varlıklara, her şeyimiz olan kadınlara bize verdikleri sevginin yarısı kadar dahi sevgi veremedik…
Annemizin hatırını sormak ve gönlünü almak için telefon açmamızı neydi engelleyen,
Neden eşimize küçücük bir hediye almak bize ağır geldi
Kızımıza içten sarılıp öpüp koklamamıza hangi güç karşı çıkıyordu…
Neden herkesten fazla onlara güler yüz göstermedik.
Neden seni seviyorum demedik,
Ellerimizden kayıp gitmeden,
Hayal dünyamızın üç tane nadide yaprağı düşmeden…
Sorguladıkça nedenini bizde bilemedik…
Onlarda bilemedi yüreğimizdeki sevginin bağbozumu zamanını
Bazen de sevdik ama orantı kuramadık yüzümüze gözümüze bulaştırdık… Ya annemizi çok sevip eşimizi boşladık… Ya eşimizi çok sevip annemize ilgisiz kaldık… Bilemedik sevginin soyut bir kavram olduğunu,
Herkesi sevmeye yetecek kadar bir yüreğimiz olduğunu
Ve tonlarca ağırlıkta sevgiyi taşıyabileceğini…
Ruhumuzdaki dalgalarda gemilerini alabora etsek de,
Onlar bizi karşılıksız hiçbir menfaat gözetmeden seviyorlar…
Oğlu olduğumuz için,
Eşi olduğumuz için,
Babası olduğumuz için,
Eğer onların bu sevgilerine karşılık birazcık emek harcasaydık, bakışlarımıza bahar mevsimlerini getirseydik,
Yani demem o ki sevgilerini hak etseydik…
Bu üç kadında bizim için canını verirdi…
Dedim ya biz bu üç kadını adam gibi sevmesini beceremedik…
MEHMET ORHAN DURDU..
1 Mart 2013 Cuma
Neden geçmişte canımın sıkılmasına izin verdim ki? Neden bunu kafayı kırarak, sarhoş olarak, öfke krizleriyle ya da herkesin çevirdiği o numaralarla telafi etmeye çalıştım ki? Bunları yapıyoruz çünkü orada olana dair berrak bir kavrayış dışında her şeyi istiyoruz; ne de olsa diğeri çok şey demek. Sonra bütün o şeyler geldi aklıma; öfkeli toplumsal sorunlar ve benim ırk sorunum... Artık hiçbiri pek bir anlam ifade etmiyordu ya!.. Sabahın müthiş özgüveninin ve cevherlerinin eninde sonunda kayıp gideceğini hissedebiliyordum; hatta şimdiden başlamıştı bile. Sırf o saf kavrayışın gücüyle ve öfke yaşayıp gitmek arzusuyla tüm hayatımı o sabaha benzer kılabilirdim.
Jack Kerouac
Jack Kerouac
Süleyman BURAK
GERCEK YASANMIS BIR HIKAYE ...
Henüz çok gençken kocasını kaybetmiş, ondan kalan tek oğlunu yetiştirmek için dişini tırnağına takarak çalışmıştı. Onu kimseye muhtaç etmeden okutabilmekti arzusu .Bu hayallerle geçirdi günlerini .Gençti, güzeldi ama geri çevirmişti evlenme tekliflerini; oğlunu yaban ellere vermemek istiyordu. Başkalarına çamaşır yıkadı, temizlik yaptı, oğlunu hiçbirşeye muhtaç etmedi Oğlu okuyacaktı, mesleğini eline alınca artık kalan ömrünü yavrusunun yanında geçirecekti..
Bu hayallerle geçti yıllar, bu hayalle bitti yıllar .Nihayet oğlu hukuk okudu, hâkimlik görevine başladı Anne sevincinden yere göğe sığmıyordu.Sıra oğluna layık kız bulmaya geldi, bunuda bulunca artık gözleri arkasında kalmayacaktı.Tam istediği gibi bir kız buldu.Dışını görüyor, içinden haberi yoktu.Seviyordu gelinini öz evladı gibi.Bir an önce düğün olsun istiyordu.Sanki kendi evlenecekti.Bir an önce taşınmak istiyordu yeni evlerine; artık bir köşeye oturup torunlarını sevecek, geçmiş onun için tatlı bir hatıra olacaktı..
Nikah gününe 1 ay kalmıştı, damat gelini alarak yeni evlerine yerleşecek, eşyaların yerlerini ayarlayıp ölçülerini alacaklardı.Bütün eşyaların yerleri ayarlanmış,tek tek güzel bir görüntü kazandırılmıştı.Bu sırada gelin kız nişanlısına dönerek "Cihan! Böyle güzel oldu ama şu Çöp Tenekesini nereye koyacağız?"
Şaşırdı genç adam hayret dolu sesle,
" Koskoca evde bir çöp tenekesini koyacak yer bulamıyormusun?"
Tezgahın altına koy!
"Yok yok hiç olurmu" " balkona koyarsın? "Orayada hiç uymaz"
Yahu çöp tenekesini koyacak yer bulamıyor musun?"
"Onu demiyorum canım ANNENİ diyorum ANNENİ!"
Genç kızın ağzından çıkan cümleler genç adamın kalbine işlemiş, beynini döndürmüştü.Varlığında baş tacı olan annesi, Kendisi için el kapılarında çalışan annesi demek bir çöp tenekesi yerine koyuluyordu.Demek Annesi çöp tenekesiydi O çilekar o fedakar kadını, canı gibi sevdiği annesini koyacak yer bulamıyordu hayat arkadaşı olan kızda,anasına çöp tenekesi diyordu!
Tek kelime konuşmadı, eve dönüncede bir şeyden bahsetmedi; zavallı anne gelinin kendisi hakkında düşündüklerinden habersiz nasıl olduğunu soruyordu durmadan,onu övüyordu Acı acı güldü bu durum karşısında genç adam.
Nihayet nikah günü gelmişti.Bütün hazırlıklar bitmiş, arabalar dairenin yolunu mekan tutmuşlardı.Salon ağzına kadar doluydu.Dışarıya taşan davetli kulesinde heyacan kol geziyordu,yeni evlileri görebilmek için.
Ve memur geline sordu: "Kızım ! Ahmet oğlu Cihan'ı zevceliğe kabul ediyor msun?" "Evet"
"Peki oğlum sen Zeynep kızı Zeliha'yı zevceliğe kabul ediyor musun?"
"Hayııırr....Etmiyorum"
Salonu ayağa kaldırdı bu ses.Gözlerinde hayret ifadesiyle herkes şok geçirmiş gibi erkeğe, Cihan'a bakıyorlardı Memur şaşırmıştı:
"Peki şimdiye kadar neredeydin"
"Efendim! Babam beni küçük yaşlarda bırakıp vefat etti.Annem dışarılarda çalışarak gençliğini bana harcadı ,çalıştı ve çabaladı.Giymedi giydirdi, yemedi yedirdi.Beni büyüttü okutup adam etti.Annem benim yanımda oturacak, rahat edeceği zaman bu gördüğünüz gelin hanım annemi bir çöp tenekesi yerine koyarak evde onu koyacak yer bulamıyor
Annemi bir çöp tenekesi olarak görüyor ve istemiyor.Benim annemi istemeyen, ona o şekilde muamele yapan kadını bende istemiyorum.Varsa annesine çöp tenekesi dedirtecek, buyursun gelini alsın!" Yerinden kalkarak annesini aldı, hayret ve gözyaşları içerisinde salondan ayrıldı. Bu olaydan sonra gelin kız evine döndü ve aradan 20 yıl geçmesine rağmen evlenememiş...
Henüz çok gençken kocasını kaybetmiş, ondan kalan tek oğlunu yetiştirmek için dişini tırnağına takarak çalışmıştı. Onu kimseye muhtaç etmeden okutabilmekti arzusu .Bu hayallerle geçirdi günlerini .Gençti, güzeldi ama geri çevirmişti evlenme tekliflerini; oğlunu yaban ellere vermemek istiyordu. Başkalarına çamaşır yıkadı, temizlik yaptı, oğlunu hiçbirşeye muhtaç etmedi Oğlu okuyacaktı, mesleğini eline alınca artık kalan ömrünü yavrusunun yanında geçirecekti..
Bu hayallerle geçti yıllar, bu hayalle bitti yıllar .Nihayet oğlu hukuk okudu, hâkimlik görevine başladı Anne sevincinden yere göğe sığmıyordu.Sıra oğluna layık kız bulmaya geldi, bunuda bulunca artık gözleri arkasında kalmayacaktı.Tam istediği gibi bir kız buldu.Dışını görüyor, içinden haberi yoktu.Seviyordu gelinini öz evladı gibi.Bir an önce düğün olsun istiyordu.Sanki kendi evlenecekti.Bir an önce taşınmak istiyordu yeni evlerine; artık bir köşeye oturup torunlarını sevecek, geçmiş onun için tatlı bir hatıra olacaktı..
Nikah gününe 1 ay kalmıştı, damat gelini alarak yeni evlerine yerleşecek, eşyaların yerlerini ayarlayıp ölçülerini alacaklardı.Bütün eşyaların yerleri ayarlanmış,tek tek güzel bir görüntü kazandırılmıştı.Bu sırada gelin kız nişanlısına dönerek "Cihan! Böyle güzel oldu ama şu Çöp Tenekesini nereye koyacağız?"
Şaşırdı genç adam hayret dolu sesle,
" Koskoca evde bir çöp tenekesini koyacak yer bulamıyormusun?"
Tezgahın altına koy!
"Yok yok hiç olurmu" " balkona koyarsın? "Orayada hiç uymaz"
Yahu çöp tenekesini koyacak yer bulamıyor musun?"
"Onu demiyorum canım ANNENİ diyorum ANNENİ!"
Genç kızın ağzından çıkan cümleler genç adamın kalbine işlemiş, beynini döndürmüştü.Varlığında baş tacı olan annesi, Kendisi için el kapılarında çalışan annesi demek bir çöp tenekesi yerine koyuluyordu.Demek Annesi çöp tenekesiydi O çilekar o fedakar kadını, canı gibi sevdiği annesini koyacak yer bulamıyordu hayat arkadaşı olan kızda,anasına çöp tenekesi diyordu!
Tek kelime konuşmadı, eve dönüncede bir şeyden bahsetmedi; zavallı anne gelinin kendisi hakkında düşündüklerinden habersiz nasıl olduğunu soruyordu durmadan,onu övüyordu Acı acı güldü bu durum karşısında genç adam.
Nihayet nikah günü gelmişti.Bütün hazırlıklar bitmiş, arabalar dairenin yolunu mekan tutmuşlardı.Salon ağzına kadar doluydu.Dışarıya taşan davetli kulesinde heyacan kol geziyordu,yeni evlileri görebilmek için.
Ve memur geline sordu: "Kızım ! Ahmet oğlu Cihan'ı zevceliğe kabul ediyor msun?" "Evet"
"Peki oğlum sen Zeynep kızı Zeliha'yı zevceliğe kabul ediyor musun?"
"Hayııırr....Etmiyorum"
Salonu ayağa kaldırdı bu ses.Gözlerinde hayret ifadesiyle herkes şok geçirmiş gibi erkeğe, Cihan'a bakıyorlardı Memur şaşırmıştı:
"Peki şimdiye kadar neredeydin"
"Efendim! Babam beni küçük yaşlarda bırakıp vefat etti.Annem dışarılarda çalışarak gençliğini bana harcadı ,çalıştı ve çabaladı.Giymedi giydirdi, yemedi yedirdi.Beni büyüttü okutup adam etti.Annem benim yanımda oturacak, rahat edeceği zaman bu gördüğünüz gelin hanım annemi bir çöp tenekesi yerine koyarak evde onu koyacak yer bulamıyor
Annemi bir çöp tenekesi olarak görüyor ve istemiyor.Benim annemi istemeyen, ona o şekilde muamele yapan kadını bende istemiyorum.Varsa annesine çöp tenekesi dedirtecek, buyursun gelini alsın!" Yerinden kalkarak annesini aldı, hayret ve gözyaşları içerisinde salondan ayrıldı. Bu olaydan sonra gelin kız evine döndü ve aradan 20 yıl geçmesine rağmen evlenememiş...
24 Şubat 2013 Pazar
Gittigidiyor İş Ortaklığı Bilgilendirme
| | | ||||||
| | |||||||
| İş Ortaklığı Programı başvurunuz onaylanmadı! | |||||||
| |||||||
| |||||||
| |||||||
| Yardımcı linkler | |||||||
| |||||||
19 Şubat 2013 Salı
Cihad KÖK
Bir parça tebessüm karşınızdaki insanı çok mutlu edebilir
Bir parça mutlulukluluk sizi hayata bağlayabilir
Ve bir parça umut sizi ayakta tutabilir
Bir bakış sizi göklere çıkarabilir
Tatlı bir söz ayaklarınızı yerden kesebilirr
Ve kötü tek bir söz sizi yerle bir edebilir
Sadece bir anı sizi çok mutlu edebilir
Bir anlık sinir hayatınızı karartabilir
Geleceğe dair bir hayal hayatınızı değiştirebilir
kötü tek bir anı suratınızın düşürebilir
Bir parça ekmek bir kuşu doyurabilir
Sadece bir gül sevgilinize dünyaları bağışlayabilir
Tek bir yalan sizi sevgilinizden edebilir
tek bir kişinin yokluğuyle koca şehir boşalabilir
Milyarları barındıran dünya tek bir bedeninize dar gelebilir
Küçük bir mutluluk sizi çok mutlu edebilir
Bir kağıda çok şey yazılabilir
Bir tek O’nun ismini yazmak tüm kelimelere bedel olabilir
Çok sevdiğnizi birisi herşeyiniz olabilir
O birisi olmayınca herkes anlamını yitirebilir
Aşk tek bir hecedir ama tüm sevişmelere bedeldir
Sevişmek kalabalık bir kelimedir ama tek bir aşk etmeyebilir
Tek bir güneş yaşam kaynağıdır
Ama milyonlarca gezegen hiç birimizin umrunda değildir
Ve bir kimyasal elementin bütün özelliklerini taşıyan en küçük parçacığın atom olduğu herkesçe bilinir
Anne bir tanedir, baba bir tanediir
Çok kalabalık aileler olabilir ama her kardeşimiz tekdir ve O’ndan sadece bir tanedir
Bir çocuk size çok şey öğretebilir
En önemlisi O’nun gözlerinde masum bir hayat izlenebilir
Bir ekmek size tok bir gün geçirtebilir
Bir sofra başında tüm aile bir araya gelebilir
Bir gün bu kahpe hayat size de gülebilir
Ve bir gün bu hayat sizi de güldürebilir
O yüzden burun kıvırmadan sahip olduklarınıza
Bir bir sahip çıkın sizin olanlara
Bir parça tebessüm karşınızdaki insanı çok mutlu edebilir
Bir parça mutlulukluluk sizi hayata bağlayabilir
Ve bir parça umut sizi ayakta tutabilir
Bir bakış sizi göklere çıkarabilir
Tatlı bir söz ayaklarınızı yerden kesebilirr
Ve kötü tek bir söz sizi yerle bir edebilir
Sadece bir anı sizi çok mutlu edebilir
Bir anlık sinir hayatınızı karartabilir
Geleceğe dair bir hayal hayatınızı değiştirebilir
kötü tek bir anı suratınızın düşürebilir
Bir parça ekmek bir kuşu doyurabilir
Sadece bir gül sevgilinize dünyaları bağışlayabilir
Tek bir yalan sizi sevgilinizden edebilir
tek bir kişinin yokluğuyle koca şehir boşalabilir
Milyarları barındıran dünya tek bir bedeninize dar gelebilir
Küçük bir mutluluk sizi çok mutlu edebilir
Bir kağıda çok şey yazılabilir
Bir tek O’nun ismini yazmak tüm kelimelere bedel olabilir
Çok sevdiğnizi birisi herşeyiniz olabilir
O birisi olmayınca herkes anlamını yitirebilir
Aşk tek bir hecedir ama tüm sevişmelere bedeldir
Sevişmek kalabalık bir kelimedir ama tek bir aşk etmeyebilir
Tek bir güneş yaşam kaynağıdır
Ama milyonlarca gezegen hiç birimizin umrunda değildir
Ve bir kimyasal elementin bütün özelliklerini taşıyan en küçük parçacığın atom olduğu herkesçe bilinir
Anne bir tanedir, baba bir tanediir
Çok kalabalık aileler olabilir ama her kardeşimiz tekdir ve O’ndan sadece bir tanedir
Bir çocuk size çok şey öğretebilir
En önemlisi O’nun gözlerinde masum bir hayat izlenebilir
Bir ekmek size tok bir gün geçirtebilir
Bir sofra başında tüm aile bir araya gelebilir
Bir gün bu kahpe hayat size de gülebilir
Ve bir gün bu hayat sizi de güldürebilir
O yüzden burun kıvırmadan sahip olduklarınıza
Bir bir sahip çıkın sizin olanlara
Allah der ki;
Kimi benden çok seversen onu senden alırım.
Ve ekler;
Onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım.
Ve mevsim geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur,
Sabır taşar,
Canından saydığın yar bile bir gün el olur.
Aklın şaşar, dostun düşmana dönüşür.
Düşman kalkar dostun olur.
Öyle garip bir dünya,
Olmaz dediğin ne varsa olur.
Düşmem dersin düşersin.
Şaşmam dersin şaşarsın.
En garibi de budur ya;
Öldüm der durur yine de yaşarsın...
Mevlana Celaleddin Rumi
Kimi benden çok seversen onu senden alırım.
Ve ekler;
Onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım.
Ve mevsim geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur,
Sabır taşar,
Canından saydığın yar bile bir gün el olur.
Aklın şaşar, dostun düşmana dönüşür.
Düşman kalkar dostun olur.
Öyle garip bir dünya,
Olmaz dediğin ne varsa olur.
Düşmem dersin düşersin.
Şaşmam dersin şaşarsın.
En garibi de budur ya;
Öldüm der durur yine de yaşarsın...
Mevlana Celaleddin Rumi
CİHAD KÖK
Kimseleri mutlu etmek zorunda değilsiniz, bırakın roller üstlenmeyi; zaten bir masal kahramanı da değilsiniz!...
Sizinle mutlu olmayanlar varsa, koyuverin varsınlar yollarına, hak edenlerin gölgesi düşsün ;yürürken gölgenizin yanına!
Kimseleri "her an mutlu edip güldürmeniz" gerekmiyor soytarı değil insanlarız zira ve insanlar ağlayabilirler ara sıra!...
Kimseleri mutlu etmek zorunda değilsiniz, bırakın roller üstlenmeyi; zaten bir masal kahramanı da değilsiniz!...
Sizinle mutlu olmayanlar varsa, koyuverin varsınlar yollarına, hak edenlerin gölgesi düşsün ;yürürken gölgenizin yanına!
Kimseleri "her an mutlu edip güldürmeniz" gerekmiyor soytarı değil insanlarız zira ve insanlar ağlayabilirler ara sıra!...
13 Şubat 2013 Çarşamba
YERLEŞİK DÜŞÜNCE KALIPLARI NASIL DEĞİŞTİRİLİR?
Bir kişinin, hatta o kişi en yakınınızdaki kişi bile olsa fikrini değiştirmek güçtür. Oysa birileri çıkar ve toplumların zihniyetlerini değiştirirler. Peki yerleşik düşünce kalıplarını yıkan "liderler" bunu nasıl başarıyor?
BİR TOPLUMUN ZİHNİYETİ NASIL DEĞİŞİR?
Bir toplumun fikri nasıl değişir? En yakınınızdakinin bile fikrini değiştirmek bu kadar zorken herkesin zihniyetini değiştirmek nasıl mümkün olabilir? Bundan on sene önce sahip olduğumuz fikirlerimiz nasıl değişti? Ne oldu da biz "Avrupa Birliği", "Özelleştirme", "İdam cezası" gibi önemli konularda fikir değiştirdik? Acaba farkına vardık mı yaşadığımız bu değişimin nasıl gerçekleştiğinin? İşte bir toplumun zihin haritası nasıl değişir sorusunu cevabı…
DİRENCE RAĞMEN DEĞİŞİM
Her siyasi lider kendi vizyonunu benimsetmek, insanları etkilemek, onların zihniyetini değiştirmek ister. Siyasi liderlerin var oluş nedeni budur. Nathan Gardels’in dediği gibi, “Siyaset dünyasının liderlerine, yaşadığımız dünyayı biçimlendirme görevi verilmiştir.” Fakat insanların düşüncesini değiştirmek kolay iş değildir. Değişime direnen sadece muhafazakârlar değildir, en açık fikirliler bile değişime direnç gösterirler.
Her siyasi lider kendi vizyonunu benimsetmek, insanları etkilemek, onların zihniyetini değiştirmek ister. Siyasi liderlerin var oluş nedeni budur. Nathan Gardels’in dediği gibi, “Siyaset dünyasının liderlerine, yaşadığımız dünyayı biçimlendirme görevi verilmiştir.” Fakat insanların düşüncesini değiştirmek kolay iş değildir. Değişime direnen sadece muhafazakârlar değildir, en açık fikirliler bile değişime direnç gösterirler.
Topluluklarda zihniyet, yerleşik düşünce kalıpları, gelenekler, değer yargıları, toplum psikolojisi, kültürel değerler gibi birçok değişkenin etkileşimiyle oluşur ve zamanla kemikleşir , hiç değişmeyecek zannedilir.
Bildiklerimiz artık hayatın yeni beklentilerine cevap vermemeye başladığında, mevcut düşünce kalıplarımızla yeni sorunları çözemez olduğumuzda, bakış açılarımızı değiştirmek zorunda kalırız. Eğer zihniyetimizi değiştiremezsek hayata yeniliriz.
Bildiklerimiz artık hayatın yeni beklentilerine cevap vermemeye başladığında, mevcut düşünce kalıplarımızla yeni sorunları çözemez olduğumuzda, bakış açılarımızı değiştirmek zorunda kalırız. Eğer zihniyetimizi değiştiremezsek hayata yeniliriz.
Howard Gardner’a göre, zihniyetleri değiştirmeye talip olan bir siyasi liderin atması gereken mecburi adımlar vardır. Eğer lider bu adımları atmazsa yeni düşünce biçiminin daha iyi olduğuna seçmenleri ikna etmesi mümkün değildir.
1- Liderin önce değişimin neden gerekli olduğunu (mantığını) ve bu yeni zihniyetle toplumun nasıl ilerleyeceğini anlatması gerekir. İnsanların yeni bakış açısını anlamaları gerekir. Ne var ki "anlamak", "ikna olmak" değildir.
2- Çoğumuz bize sunulan mantığı anlasak da kendi inançlarımıza sarılmayı tercih ederiz. Mevcut zihin kalıplarımız yeni düşünceyi kabul etmemizi engeller. Bu nedenle liderlerin, mantığın yanı sıra insanların duygularına, ruhlarına hitap edecek bir dili de kullanmaları gerekir. Liderler topluma ilham verdikleri ölçüde destek bulurlar.
1- Liderin önce değişimin neden gerekli olduğunu (mantığını) ve bu yeni zihniyetle toplumun nasıl ilerleyeceğini anlatması gerekir. İnsanların yeni bakış açısını anlamaları gerekir. Ne var ki "anlamak", "ikna olmak" değildir.
2- Çoğumuz bize sunulan mantığı anlasak da kendi inançlarımıza sarılmayı tercih ederiz. Mevcut zihin kalıplarımız yeni düşünceyi kabul etmemizi engeller. Bu nedenle liderlerin, mantığın yanı sıra insanların duygularına, ruhlarına hitap edecek bir dili de kullanmaları gerekir. Liderler topluma ilham verdikleri ölçüde destek bulurlar.
3- İnsanların hepsi aynı anlatım yoluyla anlayamayabilir. Herkesin anlama, irdeleme, özümseme şekli farklıdır. Liderlerin kendi vizyonlarını kitlelere aktarabilmek için farklı anlatım yollarını denemeleri gerekir.
4- İnsanların inançlarının değişmesinde bazen başlarına gelen büyük olaylar da etkili olur. Bunlar ortak sevinçlerimiz ya da deprem, ekonomik krizler gibi felaketler de olabilir. Gerçek hayatın beklenmedik sevinçleri ya da felaketleri de zihniyetleri değiştirir. Özelimizde olduğu gibi toplum içinde de düşüncelerimiz hayatın gerçek koşulları tarafından da şekillenir. Liderler, bu "gerçek hayat olaylarını" kendi vizyonlarını anlatmak için bir kaldıraç olarak kullanmalıdırlar.
5- Liderin hitap ettiği kitleyle aynı dalga boyutunda olabilmesi gerekir. Vatandaşlar kendileriyle “aynı frekansta” olan liderlerle bağ kurarlar. Duygusal bağ kurmadan bir kişiyi bile ikna etmek mümkün değildir.
Tarih boyunca bazı liderler toplumun algısında, inançlarında, değerlerinde ve davranışlarında köklü değişimler yaratma başarısını gösterdiler. Mahatma Gandi böyle bir liderdi. Gandi şiddete şiddetle, silaha silahla karşılık vermediği; düşmanlığı sevgiyle; saldırıyı merhametle karşıladığı için zihniyetleri değiştirebilmiştir.
Gandi’nin düşmanları hiç alışık olmadıkları bu “garip mücadele” karşısında hiçbir şey yapamaz hale geldiler. Gandi’ye göre şiddete başvurmadan mücadele etmek, cesurların en yüce erdemiydi.
Güney Afrika’da Mandela da Gandi’nin yoluna benzer bir yol izledi. Gerek Gandi gerekse Mandela sadece zihniyetleri değiştirmekle kalmadılar, tarihin akışını da değiştirdiler ve başka toplumlara da rol model oldular.
Turgut Özal ve Margaret Thatcher, çok eleştirilmiş olsalar da kendi toplumlarının zihniyetlerini değiştiren liderler oldular.
Türkiye, Turgut Özal’ın liderliğinde 1980’li yılların başında "Liberal Ekonomi" dönemine girdi ve ekonomi rekabete açıldı. Keşke bu dönem daha iyi yönetilebilse ve bugün herkesin eleştirdiği yozlaşmalar hiç meydana gelmeseydi; ama bütün olumsuzluklara rağmen Özal döneminde Türk ekonomisi dış dünyayla bütünleşmeye başladı ve her yıl güçlenerek bugün dünyanın 17. büyük ekonomisi oldu. Özal Türkiye’nin önünü açtı.
Özal verdiği röportajlarda sık sık "Türkiye’de ne turizm ne imar ne de başka bir konu... En önemli şey zihniyet değişimidir. Biz Türkiye’deki insanların zihniyetini değiştirdik." derdi.
Keza “Demir Lady” lakabıyla anılan Margaret Thatcher döneminde de İngiltere’de bir zihniyet devrimi yaşandı. Thatcher dönemi, İngiltere’de büyük bir sosyal ve ekonomik değişimin yaşandığı yıllar oldu.
Siyasi liderleri kahraman yapan onların zihniyetleri değiştirme becerileridir. Liderler savundukları zihniyet değişiminin bizzat temsilcisi olduklarında, Gandi’nin söylediği gibi “kendileri değişimin kendisi olduklarında” zihniyet değişimini gerçekleştirebilirler.
Einstein der ki: “Zihniyetleri değiştirmek, atomu parçalamaktan daha zordur.” Ancak bir toplumun ilerleyebilmesi için zihniyetini değiştirmekten başka çaresi de yoktur. Zihniyet Değiştirmek Atomu Parçalamaktan Zor!
Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com
Kaynak: www.temelaksoy.com
Kaçan uykular, yorulmak bilmeyen umutlar! Hep bir şeyleri kovalamak zorunda mıdır insanlar?
Hayat; cevabı “sabır” olan bir dizi sınavlar; ama artık boş kağıt verip çıkasım var!
Kim derse ki yalan söyler çocuklar içindir masallar; kimseler dinlememiştir hala kendime anlatıyor olduklarım kadar!
Her şey güzel olacaktır mutlaka, ama bilmem ki vefa eder mi ömrüm acaba?
Zaten sayılar değil, umut etmektir “sonsuzlukla ölçülebilecek” olanda!
Yorulduğumu hissediyorum zaman zaman, dönüp yürüdüğüm yollara baktığım an!
Yürüdüm geçmişimin ellerini, yorulsamda bırakmadan!
Dünüme hep sadık kaldım izler bıraktım adımlardan; ama kimseler de gelmedi arkamdan!
“Yaşanamayanlar”, hatırlanınca acıtanlar; mutlu olmak için hep bir şeyler mi unutulmalılar?
Bugün unutulması gerekenler; neden dün hayatımızda yer aldılar?
“Bir varmış bir yokmuş” olanlar; kitapta değiller ki kaldırıp bir kenara bırakılsınlar!
Mutlu olmak için hep mi kovalamak gerekiyor acaba?
Ve mutluluk biraz daha açıyor arayı soluklanmak için durunca!
Bir kez olsunda mı hakkımız yok “yoruldum” demeye acaba?
Daha ne kadar dayanırım bilmiyorum oyunu kuralına göre oynamaya!
Simyacı
İnsanlar bir yığın acayip şeyler söylüyorlar. Bazen, koyunlarla birlikte yaşamak çok daha iyi, konuşmaz koyunlar, yiyecek ve su aramaktan başka bir şey yapmazlar. Ya da kitaplar, dinlemek isterseniz size ilginç öyküler anlatır kitaplar. Ama insanlarla konuşurken durum başka, öylesine tuhaf şeyler söylerler ki, konuşmayı nasıl sürdüreceğinizi bilemezsiniz.
Paulo Coelho Simyacı
Bilge Adamın Korkusu
Kelimeler onlara yapmalarını istediğimiz işi her zaman beceremezler. Müzik, kelimelerin boşa çıktığı zaman içindir.
Patrick Rothfuss
12 Şubat 2013 Salı
PIEDRA IRMAĞI'NIN KIYISINDA Poulo Coelho
Barajlar gibidir aşk biliyorum.Bir zerre suyun sızabileceği bir çatlak bırakırsanız,bu su duvarları yavaş yavaş kemirir ve öyle bir an gelir ki,akıntının gücünü artık kimse denetleyemez.Duvarlar yıkılacak olursa,aşk efendi olarak her şeye el koyar;neyi yapabilirim,neyi yapamam,sevdiğim kişiyi yanımda tutabilir miyim,tutamaz mıyım,gibi sorular artık boşunadır...
Aşık olmak denetimi elinden kaçırmak demektir..
Aşık olmak denetimi elinden kaçırmak demektir..
Buket Uzuner / Balık izlerinin sesi.
"...Terlemeyi, hapşırmayı, hatta horlamayı ve gülmeyi olumsuzlamayan normal insan kültürleri, ağlamayı bir zayıflık ve zavallılık, ağlamaya direnmeyi güçlülük olarak görmüşlerdir.
Ve normal erkekler, zayıf ve zavallı yanlarını göstermekten çok korkarlar.
Halbuki normal erkeklerin hep güçlü görünmek zorunluluğu gibi çok zayıf bir yanları vardır..."
"...Terlemeyi, hapşırmayı, hatta horlamayı ve gülmeyi olumsuzlamayan normal insan kültürleri, ağlamayı bir zayıflık ve zavallılık, ağlamaya direnmeyi güçlülük olarak görmüşlerdir.
Ve normal erkekler, zayıf ve zavallı yanlarını göstermekten çok korkarlar.
Halbuki normal erkeklerin hep güçlü görünmek zorunluluğu gibi çok zayıf bir yanları vardır..."
Montaigne Denemeler
Bir başkasına bağlı yaşamak yürekler acısı ve belalı bir şeydir.Kendimiz -ki en iyi, en emin sığınağımız odur, - kendimiz bile güvenilir değiliz yeterince.
Kendimi hem yürekçe,- asıl iş yürekli olmakta çünkü - hem varlıkça öyle hazırlıyorum ki başka her şeyimi yitirdiğim zaman kendimle yetinmesini bileyim."
"Bütün çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamak."
"Vermede nasıl bir üstün olma niteliği varsa, almada da bir boyun eğme niteliği vardır."
Kendimi hem yürekçe,- asıl iş yürekli olmakta çünkü - hem varlıkça öyle hazırlıyorum ki başka her şeyimi yitirdiğim zaman kendimle yetinmesini bileyim."
"Bütün çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamak."
"Vermede nasıl bir üstün olma niteliği varsa, almada da bir boyun eğme niteliği vardır."
Kaç yıldır çalışıyorsunuz kullandığınız araba için? Ne kadar faiz ödüyorsunuz ev kredinize? Kaç patron fırçası yemeniz gerekiyor yeni taktıracağınız çelik kapı için? Nefret ettiğiniz kaç insana efendim diye hitap ediyorsunuz, henüz izlemediğiniz ve muhtemelen de hiç izlemeyeceğiniz ama zamanında sadece on iki dakikada tamamını internetten indirdiğiniz film için? Kaç bayram geçirdiniz sevdiğiniz bir çocuğa harçlık vermeden, mağazadan çıkar çıkmaz aynısını başkasının üzerinde gördüğünüz o harika kazağı almak için? Kaç işgünü uzaklıktasınız hep hayalini kurduğunuz tatile?
Mutluluk, çoktan vize vermeyi durdurmuş çok uzak bir ülkeydi artık!
Aşk, hiç gidilemeyecek kadar uzak bir ülkeydi ki; orada 6 saat gündüz, 365 gün gece! Yine de kollarından tutup sürükleye sürükleye getirirdim bu ülkeye güneşi duyunca bile senin ayak seslerini! Karanlık durmadan arttırırken çaresizliğimin şiddetini, merhamet dilerdim senin zehirli dilinden; kanserli bir hasta gibi!
Aşk, hiç gidilemeyecek kadar uzak bir ülkeydi ki; orada 6 saat gündüz, 365 gün gece! Yine de kollarından tutup sürükleye sürükleye getirirdim bu ülkeye güneşi duyunca bile senin ayak seslerini! Karanlık durmadan arttırırken çaresizliğimin şiddetini, merhamet dilerdim senin zehirli dilinden; kanserli bir hasta gibi!
Rahmi Vidinlioğlu, Aşk ve Acı
11 Şubat 2013 Pazartesi
Katre-i Matem
Işığı görüyor musun?
-Şu kaybolmayan ışığı mı?
-Evet…Tıpkı kalbimdeki sen gibi…
-O ışık gibi ben de kalbinden hiç kaybolmayacak mıyım?
-Şu kaybolmayan ışığı mı?
-Evet…Tıpkı kalbimdeki sen gibi…
-O ışık gibi ben de kalbinden hiç kaybolmayacak mıyım?
10 Şubat 2013 Pazar
Katre-i Matem
Yılın en uzun gecesinin hangi gece olduğunu müneccimlerle takvim düzenleyenler asla bilmezler.Onun hangisini olduğunu gama muptela olmuş aşık bilir.
İskender Pala
Kitap Tanıtımı ( Osho Pratik Meditasyon Rehberi)
Size Osho'nun değerli bir kitabını tanıtacağım.Oshonun tanımıyla meditasyon nedir ilk onu öğrenelim.
Meditasyon bir serüvendir;insan aklının üstlenebildiği en büyük serüven. Meditasyon, hiç bir şey yapmamaktır.Meditasyonda eylem yoktur,düşünce yoktur,duygu yoktur.Meditasyon yaparken kendiniz olursunuz ve bu katıksız bir hazdır. Hiçbir şey yapmamanıza rağmen bu haz nereden gelir? Hiç bir yerden gelmez,yada heryerden gelir.Nedensizdir, çünkü varoluş bir sevinçtir.
Meditasyon farkındalık demektir.Farkındalıkla yaptığımız herşey meditasyondur.Mesele eylem değil , eyleminize kattığınız niteliktir.Tetikte yürürseniz , yürüyüş bir meditasyon olabilir ya da tetikte oturursanız oturmakta bir meditasyon olabilir.
Kitapta bir çok meditasyon türü bulunuyor. Gülme meditastonu, sigara içme meditasyonu,dans meditasyonu gibi güzel ve farklı meditasyon çeşitleri var . Önerdiğim güzel kitaplardan biridir.
Meditasyon bir serüvendir;insan aklının üstlenebildiği en büyük serüven. Meditasyon, hiç bir şey yapmamaktır.Meditasyonda eylem yoktur,düşünce yoktur,duygu yoktur.Meditasyon yaparken kendiniz olursunuz ve bu katıksız bir hazdır. Hiçbir şey yapmamanıza rağmen bu haz nereden gelir? Hiç bir yerden gelmez,yada heryerden gelir.Nedensizdir, çünkü varoluş bir sevinçtir.
Meditasyon farkındalık demektir.Farkındalıkla yaptığımız herşey meditasyondur.Mesele eylem değil , eyleminize kattığınız niteliktir.Tetikte yürürseniz , yürüyüş bir meditasyon olabilir ya da tetikte oturursanız oturmakta bir meditasyon olabilir.
Kitapta bir çok meditasyon türü bulunuyor. Gülme meditastonu, sigara içme meditasyonu,dans meditasyonu gibi güzel ve farklı meditasyon çeşitleri var . Önerdiğim güzel kitaplardan biridir.
"İnsanlar hayatlarının kurtulmasını istemiyorlar. Hiçkimse sorunlarının çözülmesini istemiyor. Dramlarının, önemsiz meselerinin, hikayelerinin çözümlenmesini, pisliklerinin temizlenmesini istemiyorlar. Çünkü geriye ne kalacağını biliyorlar; Büyük ve korkunç bir bilinmeyen..."
Chuck Palahniuk - Gösteri Peygamberi
Aklından bir sayı tut
Kafasında harcadığı zaman, dünyada harcadığı zamandan daha fazlaydı.
John Verdon-Aklından bir sayı tut
John Verdon-Aklından bir sayı tut
9 Şubat 2013 Cumartesi
İskender Pala Katre-i Matem
"Her söylenen söz, her gösterilen tavır, içinden çıktığı bir kalbin elbisesini giyinmiş olurdu, ama bu derece göze çarpan bir kıyafet de sankı gösteriş olmaz mıydı?"
Cemil Meriç
Kopacaksın adsız ve ruhsuz kalabalıktan... Ufuksuz iştahlarıyla yavan ve kendini beğenmiş insanlardan uzaklaş... Yalnızlık mana dünyası fatihlerinin ortak kaderi... Başkaları ne düşünür aldırma... Tanrı ne düşünüyor ona bak...
Cemil Meriç
Beyaz Kaleden
"Aynaya bakarken nasıl görünüşünü seyrediyorsa insan, kendi düşüncesinin içine bakarak da özünü seyredebilirdi."
İsim değişikliği
Sitemizin ismi ve adresi değişmiştir. Bundan sonra kitapkultursanat.blogspot.com bloğumuzda yayın yapılacaktır. Sitenin gelişmesi için yazar alımıda yapılacaktır teşekkürler.
Mevlana
Hiç kimseye hak ettiğinden fazla değer verme; ya onu kaybedersin ya da kendini mahvedersin. [Hz.Mevlana]
Elif Şafak
'Bir gün hayatına birisi girecek ve o gün, daha öncekilerle neden işlerin yürümediğini anlayacaksın.'
Elif Şafak
Elif Şafak
8 Şubat 2013 Cuma
Hz.Mevlana
Mademki kendinde bir dert veya pişmanlık hissediyorsun; bu, Allah’ın sana olan yardımının ve sevgisinin bir delilidir.
Einstein Ailesinden
Elinizi sıcak bir sobanın üstünde bir dakika tutsanız, size bir saat gibi gelir. Güzel bir kızın yanında bir saat otursanız, bir dakika gibi gelir. İşte görelilik budur.
Albert Einstein
Kocamın görelilik teorisini anlamıyorum ama kocamı tanıyorum ve sözüne güvenilir biri olduğunu biliyorum.
Elsa Einstein
Kaydol:
Yorumlar (Atom)












